Günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2008 Cuma

Anne hazırlan, geliyorum!

Minik kızımız dün gece ilk defa, anne hazırlan bak geliyorum! dedi :) Evde bir telaş, bir heyecan resmen dizlerimizin bağı çözüldü... Tüm aileye haber verildi, herkesi bir heyecan sardı... Doktorumuza göre doğum en geç Pazar akşamına kadar başlayabilirmiş... Şimdi tek dileğimiz, Pazara kadar beklemeden, hatta hemen şimdi, kolayca ve sağlıkla kızımıza kavuşmak.

21 Ekim 2008 Salı

Bayramdan kalan...



- Eski Foça'da sahil boyunca yürümek...
- Deniz kenarında bir balıkçıda sardalya yemek, sonra bir kahvehanede oturup dibek kahvesi içmek...
- İzmir, Kemeraltı'da alışveriş yapmak, karadut suyu içmek...
- Çeşme Paşalimanı Koyu'nun berrak suyunda Ekim ayı ve 8 aylık hamileyim demeden denize girmek...
- Aile saadeti yaşamak...

18 Eylül 2008 Perşembe

Masumiyet Müzesi


Masumiyet Müzesi'ni öyle uzun zamandır merakla bekliyordum ki, hayatımda ilk defa bir kitabı piyasaya çıktığı ilk gün alıp bir solukta okudum...
İmkansız ve platonik aşkı uğruna hayatını mahveden ve sevgilisinden çaldığı toka, küpe gibi eşyalarla müze kurmaya karar veren bir adamın hikayesinin anlatıldığı, kırık bir aşk hikayesi olan Masumiyet Müzesi (uzuuun betimlemelerine rağmen) benim için okuması en kolay Orhan Pamuk romanı oldu. Ama tat bırakma konusunda diğerlerini yakalayamadı...
Bu arada Masumiyet Müzesi 2 seneye kadar gerçek oluyormuş. Roman kahramanlarının kitapta bahsi geçen eşyalarını gerçek hayatta bir müzede sergileyerek kurguyla gerçeklik arasında köprü kurma fikri bence gerçekten çok yaratıcı...

Daha fazla bilgi isteyenler için kitap arkası yazısı:

"Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."

Nobel ödüllü büyük yazarımız Orhan Pamuk'un üzerinde altı yıldır çalıştığı harikulade aşk romanı bu sözlerle başlıyor... Masumiyet Müzesi'ni okurken yalnız aşk hakkında değil, evlilik, arkadaşlık, cinsellik, tutku, aile ve mutluluk hakkındaki bütün düşüncelerinizin derinden etkilendiğini ve kitabın rengârenk dünyasından hiç ayrılmak istemediğinizi göreceksiniz.

1975'te bir bahar günü başlayıp günümüze kadar gelen İstanbullu zengin çocuğu Kemal ile uzak ve yoksul akrabası Füsun'un hikâyesi; hızı, hareketi, olaylarının ve kahramanlarının zenginliği, mizah duygusu ve insan ruhunun derinliklerindeki fırtınaları hissettirme gücüyle, elinizden bırakamayacağınız ve yeniden okuyacağınız kitaplardan biri olacak. Ülkemizde ve dünyada milyonlarca okurun sevgi ve hayranlığını kazanmış olan, kitapları elli sekiz dile çevrilen ve her yeni romanı büyük bir merakla bütün dünyada beklenen Pamuk, okurlarına unutulmaz rüyalar gibi, akıllardan hiç çıkmayacak sarsıcı bir hikâye anlatıyor.

5 Ağustos 2008 Salı

Park yapayım derken ağaç kesen zihniyet


Kuruçeşme Parkı'nda bir ağacımız vardı eskiden. Hayatta aldığım en anlamlı hediye olan, ara sıra gidip suyunu verdiğimiz, güneşli günlerde gölgesinde oturmayı hayal ettiğimiz, yaklaşık 4,5 yıl önce diktiğimiz ve ıhlamur çiçeklerini vermesini dört gözle beklediğimiz ağacımız... Uzun zamandır ihmal etmiştik onu. Hadi dedik geçenlerde, bakalım ağacımız ne durumda diye gittik Kuruçeşme'ye. Önce parktaki değişikliği gördük, sonra da ağacımızın yerinde yeller estiğini. Zaten gayet güzel olan Kuruçeşme Parkı tahmin etmekte güçlük çekmediğimiz nedenlerle yenilenmiş. Ve bu yenileme yapılırken ne ağaçlar korunmuş ne de mimari kaygılara dikkat edilmiş. Ağaçlandırma yapılacağına, eskiden ıhlamur ağacımıza ve daha pek çok ağaca ev sahipliği yapan topraklar beton olmuş... Kısaca, Kuruçeşme Parkı olmuş kuru bir park.
Kıssadan Hisse: Bir daha belediyeye ait parklara ağaç dikmek mi, asla! Şimdi saksıda, balkonda ağaç yetiştirme zamanıymış onu öğrendik...

26 Haziran 2008 Perşembe

Anne ben burdayım!


Zıp zıp zıplayan balığım, uçan kelebeğim :) İşte sonunda benim miniğim de kendini hissettirmeye, "anne ben burdayım!" demeye başladı! Sırf bununla da kalmadı, annesine hediyeler de getirdi: Koca bir göbek ve ilk 5 ayda toplam 6 kilo! Hızlı başladık umarım son 4 ayda yavaşlarız. Bu gidişle bu sayfalarda uzun süre light yemeklerden başka bir şey olmayacak gibi görünüyor... Tabi tatlı krizine girip de kendimi kaybetmezsem!

14 Haziran 2008 Cumartesi

Sarıgerme'deydik...


Bir hafta tatil artı bir hafta tatil rehavetinin ardından bloğu güncelleme zamanı geldi de geçti bile. Bu sene tatilimizi, eşim ve henüz doğmamış kızımızla birlikte Sarıgerme'de geçirdik. Sarıgerme herkes tarafından bilinmeyen, çok da bilinmemesi gereken; havası, denizi güzel olup da vıcık vıcık olmamış, tatil köyünde kalırken bile insana ıssız bir koyda denize giriyormuş izlenimi veren bakir bir yer. Hareketli bir tatilden çok kafa dinlemek için ideal. Biz kafamızı Magic Life'da dinledik, tavsiye ederim. Özellikle küçük çocuklu aileler için çok ideal bir yer. Mesela içinde bebek mama köşesi, çocuk parkı, hayvanat bahçesi bile var. (Bu arada artık bebek sahibi olacağımızdan her gittiğim yeri, buraya bebekle gelinir mi, sorun olur mu diye incelemeden yapamaz oldum).

Sarıgerme Akdeniz'de olmasına rağmen denizi Karadeniz gibi. Yaklaşık 2 metre boyundaki dalgalarla boğuşarak yüzmeye çalışmak ayrı bir eğlence.
Bu arada Sarıgerme'de neler yapılır, ne yenilir, ne içilir gibi bilgiler veremeyeceğim, çünkü yok. Eğer tatil köylerinden birinde kalırsanız, tek alternatif Sarıgerme Köyü'ne yürüyebilirsiniz. Ama bence yürüdüğünüze değmez. Bildiğiniz köy, hiçbir esprisi yok. Eğer arabayla giderseniz belki günübirlik Dalyan'a, Göceğe gidilebilir. Ya da çevre koylara düzenlenen tekne turuna çıkılabilir... Bence en iyisi hiçbir şey yapmadan denizin ve güneşin tadını çıkarmak... Sanırım yine tembelleştim :)

30 Mayıs 2008 Cuma

Friends ile tatil


Nuhnebiden de kalmış olsa, popüler kültürün sembollerinden biri olmuş yapımları özellikle de sinema-TV ile ilgiliyse ne yapar eder bir şekilde görmeye çalışırım. Kısaca, televizyon tarihinin en başarılı yapımlarından biri olan Friends'e de bulaşmasam olmazdı... İşte böyle başladı Friends takıntım... Neymiş bu Friends bakalım, diye başlayan masumca bir merak her gün en az 2 saatimi alan bir bağımlılığa dönüştü. Hatta öyle ki akşamları 4-5 bölüm Friends seyretmeden uyuyamaz oldum. Daha da kötüsü dün akşam tatil bavullarımı hazırlarken içine Friends CD'lerini de koymadan edemedim. Eskiden tatile çıkarken yanıma en az 2 kitap alırdım, şimdi alabildiğim kadar CD aldım :) Eh ama dün 4. sezon öyle bir yerde kaldı ki 1 hafta izlemesem çatlardım... Bu arada Friends gerçekten de hak ettiği yere ulaşmış bir yapım. İnsanı 20 dakikalığına da olsa gündelik sıkıntılardan uzaklaştıran, hatta gülmekten insanın karnına ağrılar sokan, arkadaşlık teması üzerine kurulu harika bir sit-com. 1994-2004 yılları arasında yayınlanmış diziyi izlemek için hala geç değil...
P.S. Bana bu hastalığı bulaştıran Aslı'ya teşekkürler... :)

29 Mayıs 2008 Perşembe

Kimya Hatun


Tarihi öyküler anlatan kitapları çok severim. Hele konusu Mevlana olursa daha bir ilgiyle okurum. Bu kitabı da öyle bir hevesle almıştım... Ama nedense beklediğim gibi olmadı, kitap elime yapıştı kaldı. Aylarca çantamda taşıdım, her fırsatta açtım okumaya çalıştım, olmadı... Hiç huyum değildir, okuyamadım, yarıda kaldı. Biraz dili bana göre değildi... Biraz da Mevlana ile ilgili anlatılanları azıcık araştırınca pek pek çoğunun hayal ürünü olması hayal kırıklığı yarattı. Kurgusal ama yanında gerçek tarihi bilgiler veren kitapları daha çok seviyorum. Her şeye rağmen bu kitap 2006'da İran'da yılın romanı seçilmiş, sevilmiş... Sevebilecekler için kitap arkası tanıtım yazısı:

Kocasının ölümünden sonra Mevlâna Celaleddin-i Rumi ile evlenen Kerra Hatun, yeni kocasının haremine yerleşir. Tabii sevgili kızı Kimya da onunladır. Kimya Hatun içine düştüğü bu yeni dünyada bir yandan kendini bulmaya çalışırken, diğer yandan da Mevlânâ'nın özel yaşamına şaşkınlıkla şahit olmaktadır... İrfan ve tasavvuf dünyasının iki dev ismi Mevlânâ ve Şems'in yaşamına dair birçok bilinmeyenin bilinmesine yardımcı olacağını umduğumuz bu romanın asıl kahramanları, herhâlde kadın oldukları için tarih tarafından bir kenara itilmişlerdi. Yazar Saide Kuds, eski yazılar ve Şems ile Mevlâna'nın karşılaşma kayıtlarını derinlemesine inceledikten sonra hayatı bu her iki adama da bağlı olarak geçen genç bir kadının hikâyesinin unutulduğunu fark eder. Ve biyografik bir roman dili ile anlattığı Kimya Hatun'un yaşamını tozlu sayfaların arasından çekip gün ışığına çıkarır.

26 Mayıs 2008 Pazartesi

İçimdeki çocuk...


İçimdeki çocuğun yaramazlıkları bitmedi, 4. ayı doldu sayılır hala uslanmadı! Hala mide bulantıları tam gaz devam! Yeni tarif denesem bile daha sonra yazmak işkence oluyor... Nedense yemeği yapmak değil de daha sonra aklıma gelmesi beni daha fena yapıyor... Bir de içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor... Bu aralar böyle işte. Geçecek diye beklemekten başka çare yok... Hurafelere göre 1-2 haftaya kalmaz geçermiş. Bekliyoruz sabırsızlıkla :)

25 Nisan 2008 Cuma

Çanak

Bu aralar resmen dadandık. Bir insan sırf canı salata çekiyor diye Levent'ten Acıbadem'e gider mi? 30-40 dakkada canının çektiğini mideye indirip sonra tekrar karşıya geçer mi? Evet kabul ediyorum... Hamile olduğum için biraz gözüm dönmüş olabilir! Ama bunda Çanağın da suçu yok değil... Bir kere öyle bir uzayıp giden yöresel yemekler ve salata barı var ki deniz börülcesiyle kuru patlıcan dolmasını aynı tabakta yiyebilme lüksü başka yerde var mıdır bilmiyorum... Ben her gittiğimde değişik yöresel yemekler ve bilmediğim otlardan yapılmış salatalardan tatmayı sevsem de asıl uzmanlık alanları kebap ve katmer. Ama benim hamile oldum olalı tatlıyla aram yok. Bundan olsa gerek, beyne şeker gitmeyeli unutkanlık da başladı. Mesela yukarıda bahsettiğim salad bar ve yemeklerin fotoğraflarını çekmek için denklanşöre bastığım anda makinenin şarjını doldurmayı unuttuğumu fark ettim. Bu da yetmezmiş gibi eve döndüğümüzde montumu Çanak'ta bıraktığımı hatırladım. Yani bu günlerde tekrar bize Çanak yolu göründü :) Söz bu gittiğimizde fotoğraf makinesini de şarjını da unutmayacağım. Bi terslik çıkmazsa resimleri hafta sonu eklerim...
Yöresel yemek ve değişik tatlara meraklı olanlar için adres bilgileri:
Çanak, Acıbadem Cad. No: 115 Acıbadem-Kadıköy
Tel: 0216 325 22 34 - 339 08 05

5 Nisan 2008 Cumartesi


Henüz taşınma telaşını üstümüzden atamadan bir odamız şimdiden rezerve edildi bile :) Kasım 2008 gibi gelmesi beklenen yeni aile üyemizi sabırsızlıkla bekliyoruz. Sağlıkla gel pıtırcık...

2 Nisan 2008 Çarşamba

Hayalden gerçeğe taşınmak

Taşınıcaz, taşınıyoruz, taşındık derken 3 yıldır hayalini kurduğumuz ve geçen sonbahar bir cesaretle satın alma kararı verdiğimiz yeni evimize taşındık :) Ofisin arka sokağındaki evimize taşınmamızla beraber, evden işe yürüyerek gidip gelme, sabahları biraz daha geç kalkıp aynı saatte işe varma, biraz başım ağrıyınca eve gidip dinlenme ve en önemlisi her gün 1 saat takıldığım Levent trafiğinden kurtulma gibi pek çok hayalim de gerçekleşmiş oldu. Daha geçen aya kadar bana imkansız gibi gelen bu hayalleri gerçekleştirmemi sağladığın için teşekkürler aşkım :)

17 Mart 2008 Pazartesi

Bahar geldi :)


...Ve nihayet bahar geldi! Baharın gelmesinden midir, evle ilgili işlerin toparlanmasından mıdır, yoksa eşimin daha önceki yazılarımdan mesajı almasından mıdır bilmem ama son 2 pazardır, sabahın köründe kalkıp kendimizi doğaya atıyoruz. Geçen hafta Pierre Loti'den Boğaz'a, bu hafta Polonezköy'e... Önce açıkhavada kahvaltı, ardından onlarca pazar ekiyle beraber gazete veya biraz yürüyüş... Ama beni en çok mutlu eden, güzel manzaraya karşı çayımı içerken güneşin de usulca içimi ısıtması... Yaz çocuğu olmamdan gerek, yine bir kışın soğuklarına alışamadan baharı getirdim. Zaten ben sonbaharla birlikte bahar için gün saymaya başlarım...

4 Mart 2008 Salı

Özledim...


Özledim
Öyle uzun zaman oldu ki böyle uzaklara bakmayalı...
Denize nazır bir çay bahçesinde oturmayalı,
Biraz gazete okuyup biraz laflamayalı...
Son haftalarda öyle hızlı geçiyor ki zaman,
Sıradan ve tembel haftasonlarımı özledim.
Yeniköy'de balığa gitmeyi,
Sonrasında biraz yürüyüşü,
Günbatımında İstanbul'u fotoğraflamayı özledim...
ve sıkıldım!
Yeni bir eve taşınma öncesi hazırlıklar her ne kadar heyecan verici olsa da
her hafta sonu yapı marketlere gitmekten sıkıldım.

Cumartesi pazar demeden sabahın köründe çıkıp,
akşama kadar Koçtaş senin İkea benim gezmekten sıkıldım.
Hatta İkea'nın yemeklerinden sıkıldım!
Ustalarla uğraşmaktan, sürekli uzayıp giden aksiliklerden sıkıldım.
En basiti, son zamanlarda kendime zaman ayıramamaktan sıkıldım.

28 Şubat 2008 Perşembe

Yeme de yanında yat!







Somon deniz, kesme şekeri kumlar, dereotu ağaçlar...
Tüm detayları yiyeceklerden yapılan ve
yiyeceklere farklı bir bakış açısıyla baktıran bu eserler gerçekten çok yaratıcı...

27 Şubat 2008 Çarşamba

Yumurta akı ayırıcı ve beze


Ben bu civcive ilk görüşte aşık oldum. Öyle şaşkın şaşkın bakıyordu ki, işime yarar mı yaramaz mı demeden aldım. İyi ki de almışım! Mesela beze yapmak, ondan önce bir işkenceymiş, anladım. Bugüne kadar saatlerce uğraşıp da başarılı olamadığım bezenin püf noktası, sarının asla ve asla bulaşmamasındaymış. Gerisi de 2 dakikalık işmiş :) Tasarımcılarına teşekkürler :)


Çikolata parçalı beze


Malzemeler:
2 yumurtanın akı
100 gr şeker
1/2 paket vanilya
1 fincan parça çikolata

Tarifi:
Yumurtaların aklarını bir kaba alın ve katılaşıncaya kadar mikserde çırpın.
Bu işemin ardından, yavaş yavaş şeker ve vanilyayı ekleyin.
Yoğun bir krem şanti kıvamına gelinceye kadar çırpın.
Son aşama olarak çikolata parçalarını ekleyip kaşık yardımıyla karıştırın.
Hazırlama işlemi bu kadar, bezemiz hazır sayılır.
Sıra geldi, bezeleri fırın tepsisine yerleştirmeye: Önce tepsiye yağlı kağıdı serin. Beze kremasını bir kaşık yardımıyla tepsiye paylaştırın.
80-100 derecede önceden ısıtılmış fırında 1,5 saat kadar pişirin/kurutun.

26 Şubat 2008 Salı

Ekolojik alışveriş çantaları


Her market dönüşünde elimdeki onlarca torbaya bakıp da bunları atsam mı yoksa saklasam mı diye düşünmekten usandım. Çünkü bir defa daha kullanır mıyım demeye başlar başlamaz o torbalar dolapları işgal etmeye başlıyor. Çöp torbası olarak kullanayım dediğiniz zaman da her yerinde delikler olduğu anlaşılıyor, çöp sularını silmekle uğraşıyorsunuz. Eninde sonunda bu torbalar çöpü boyluyor ve geri dönüşü olmayan kirliliğe yol açıyor.

Kendi çapımda çevreci olmaya özen göstermeye başladığımdan beri bu tip ikilemler yaşıyorum. Mesela eczanelerde. Küçücük bir ilaç önce paketleniyor sonra da minicik torbasına konulup öyle veriliyor. Minnacık şey, paketlenip torbalanmadan çantaya atılsa n'olur! Bu tip ufak tefek şeylerde çevreci davranmak yine kolay fakat iş market alışverişine geldiğinde yine naylon torbalara muhtaç olunuyor. Neyse ki birileri bu soruna bir çare bulmuş!

I'm not a plastic bag, adı üstünde çevreci bir alışveriş çantası. 3 büyük market torbası hacminde. Kirlendiği zaman yıkanabiliyor. İngiliz modacı Anya Hindmarch'ın tasarımı. Çanta İngiltere ve Amerika'da öyle merakla beklenmiş ki, satışa çıktığı ilk gün mağaza önünde kuyruklar oluşmuş. Yakında Japonya'da da satışa çıkacakmış. Türkiye'ye ne zaman geleceği meçhul. Ama meraklıları başlığı tıklayarak Amazon'daki sayfasını görebilirler.

25 Şubat 2008 Pazartesi

Öp Babanın Elini

Bu Pazar çok güldük. Daha önce kapısından 2 kez dönsek de Öp Babanın Elini isimli oyunu görmek konusundaki inadım sayesinde bol kahkahalı bir Pazar geçirdik. Bu arada, bu yaşına rağmen mimikleriyle, jestleriyle, kalkıp göbek atmasıyla Gazanfer Özcan’a hayran kaldık.

2007 İsmail Dümbüllü Tiyatro Ödülleri'nde En İyi Tiyatro Ödülü'nü alan oyun; ahlaklı görünen ahlaksızlar hakkında bir taşlama. Konusuyla, kurgusuyla, diyaloglarıyla ve oyunculuklarıyla 2 saat 15 dakika boyunca bir an olsun sıkmadan izleten oyunu bence böyle keyifli kılan en büyük etken Gazanfer Özcan. Muhteşem performansıyla Öp Gazanfer Özcan’ın Elini dedirten usta oyuncuyu henüz canlı izlemeyenlere ve komediden hoşlananlara tavsiye ederim.

Oyunla ilgili hatırlatma:
24 Şubat'ta, bu sezonun son oyunu sahnelendi. Kapalı gişe oynanan oyunun biletlerini 20 gün öncesinden almıştım. Biletlerin öyle çabuk bitmesi ne yazık ki tiyatroya yoğun ilgiden değil. Mecidiyeköy'deki salon öyle küçük ki cep sineması gibi. Eğer ki önümüzdeki sezonda bu oyuna gidecek olursanız yerinizi mutlaka arkalardan alın. Biz ikinci sıradan izledik fakat sahne ışıklarından aydınlıkta izlemek zorunda kaldık. Ama yine de oyunun ve oyuncuların güzelliğinden çok büyük keyif aldık.

18 Şubat 2008 Pazartesi

Yavaşlık



Kar taneleri gökyüzünden yavaşça süzülürken hayat da yavaşlıyor... İnsanlar daha yavaş hareket ediyor, şehirdeki koşturmaca yavaşlıyor. Yavaşlık arttıkça yaşamdan alınan tat da artıyor. Her gün hızla geçilen yolların farkına varılıyor, bakıp da görmediğimiz şeyler belirginleşiyor. Bazen içinde yaşadığımız güzellikleri görebilmemiz için birazcık yavaşlama yetiyor. Milan Kundera'nın "Yavaşlık" kitabında anlattığı gibi...

15 Şubat 2008 Cuma

Sağlıklı bir kolaylık: Pişirme spreyi


"Az yağlı, az kalorili, sağlıklı, üşendim" diyen biri olarak bu pişirme spreyi yeniliğine bayıldım :)
Bir kere sprey eve girdiğinden beri "önce tavayı ısıt, sonra yağı erit" devri geride kaldı. Tüm bu işlemler için yağı tavaya 1 saniye sıkmak yeterli.
Sonra, kek, kurabiye, börek pişirirken evde yağlı kağıt kalmadıysa çok işe yarıyor. Izgarada, tavada, kısaca, yemeğin yapışmaması gereken her yer için çok ideal. Mesela pilavda denedim, gayet güzel oldu. Ama tabi bunun için tariflerde geçen margarin/sıvıyağ ölçüsünü bertaraf etmek gerek.
Tüm bu kolaylıklar bir yana, pişirme spreyinin beni asıl cezbeden yanı, kalorisi. 1 saniyelik kullanımda toplam 7 kcal alınıyormuş!
Mutfağında yeniliklere yer açanlara duyurulur!